Dincilerin ümmetçiliğe, liberallerin globalleşmeye ve ‘sosyalistler’in de sınıf dayanışmasına/çıkarına sığınıp Kürdistan halkının doğal/insani taleplerini birlikte reddetmelerini, açık/gizli devletçiliklerine...
Toplumların ilk yaşam biçimlerinde doğal/fizyolojik olanın dışında bir iş bölümünün olmaması ve maddi yaşam koşullarının tekdüzeliği/benzerliği, toplumları/toplulukları homojen kılıyordu.Toplumsal gelişmeyle paralel olarak heterojen bir yapıya doğru sürekli bir evrilme yaşandı. Bu nedenle günümüz toplumlarında mutlak bir homojenlikten söz etmek olanaklı değildir artık.
Toplumlardaki farklılıkların boy göstermesi, farklılıkları bir arada tutacak yeni ortaklıkların üretimini de beraberinde getirdi: Dayanışma, özgürleşmek için birlikte mücadele, ulusal bilinç, sınıf bilinci gibi. Ancak toplumu bir arada tutan ve bir nevi harç görevi gören bu yeni toplumsal ortaklıkların hepsine “değer” yükleme olanağı yoktur. Bazı ortaklıklar veya ortak hareket etmeyi sağlayan faktörler değer içermediği gibi, değer harcayan ve insanı, türüne ve kendisine yabancılaştıran özelliklere sahiptir; çıkar birliği, korkunun neden olduğu zorunlu birliktelikler, sömürü ortaklığı gibi…
Bir baskı aracı olarak ortaya çıkan ve sömürüyü yasalarla meşrulaştıran devlet, gerçek anlamda değer üretmek yerine değerleri içeriksizleştirerek veya yanılsamalı bir ortam yaratarak kendi sınıfsal/ulusal çıkarlarını koruyacak şekilde toplumu bir arada tutacak, aidiyet duygusunu geliştirecek enstrümanlar geliştirdi; geliştirdiği yeni araçlara sanki değer barındırıyormuş gibi bir anlam yükledi. Ve ne yazık ki egemenler bu konuda genel olarak başarılı oldular bugüne kadar.
Devletin değer barındırmayan araçlarına, bilim ve felsefedeki ilerlemenin etkisiyle gelişen toplumsal bilinç, özgürlük talepleri, kısmi de olsa bazı değerler kattılar. Bu kısmi, eklektik ve zoraki değerlerin gerçek değerlere dönüşmesi, egemenlik amaçlı kullanılma ihtiyacı ortadan kalktığında ancak olanaklı olur tam olarak. Buna rağmen, zoraki ve sınırlı da olsa bu değerlerin varlığı, hiç değer barındırmayan ve yanılsamanın/korkunun egemen olduğu toplumlara göre daha ileri bir aşamadır.
Birincisine, (kısmi değer barındıran) burjuva kültürünün yaşandığı, sindirildiği ve tabandan gelen özgürlük taleplerinin belli dönemlerde etkili olduğu Batı Avrupa devletlerini; ikincisine de, tarihsel ve kültürel birikimden yoksun, yerli halkları/kültürleri yok ederek, sindirerek ve asimile ederek, dışarıdan insan ithal edilerek oluşturulan yapay devletleri (ABD ve Türkiye gibi) örnek olarak gösterebiliriz.
Bu toplama devletlerde homojenlik en az olmasına rağmen, belli konularda ortak refleks ve düşünceler en üst düzeydedir. Bunun böyle olmasının nedenleri doğru değerlendirildiğinde, “devlet tapınmacılığı”nın nedenleri de daha iyi anlaşılır.Bugün için kendisini “Türk” diye tanımlayan ve devlete kutsallık atfeden insanların büyük çoğunluğunun bu coğrafyadaki geçmişleri yüz, yüz elli yılı geçmemektedir.
Özellikle Cumhuriyet döneminde bir devlet politikası olarak sistemli bir şekilde hayata geçirilen insan ithalatı günümüze kadar devam etti/ediyor. Yakın tarihte Afganistan (1979-80 arası) ve Balkanlardan (özellikle doksanlı yıllarda) getirtilen insanların durumu canlılığını koruduğu için, dışarıdan gelenlerin devlet için ne ifade ettiği, devletin onlar için neden önemli olduğu noktasında fikir verebilir bize.
Afganistan’dan gelen göçmenler çoğunlukla Van ve Ceylanpınar’a yerleştirildiler. Kendilerine devlet tarafından sağlanan yaşam koşulları onurlu bir yaşam için yeterli olmasa da, aynı yörelerde yaşayan yoksul Kürtlere göre daha iyiydi.
Devletin göçmenlere bazı imkânlar sağlamasının altında insani bir neden olmadığına göre -ki olsaydı bu coğrafyanın kadim halklarına da yapılmış olacaktı- onları egemenliğin sürdürülebilmesi için bir araç olarak gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz.
Çünkü Afganistan’dan gelen insanların ulusal bir sorunu yok, dolayısıyla devleti bu yönde rahatsız edecek bir talepleri de olmaz.
Dahası başka yerden gelen ve kendilerine -geldikleri yere göre- imkân sağlanan bu insanlar devlete minnettarlık duyguları besliyorlar. Varlıklarını devlete borçlu olan, en azından öyle sanan bu insanlar, devletin bekası ile kendi gelecekleri arasında kopmaz bir ilişki kuruyorlar. Bu nedenle devletin öteki ve tehlikeli olarak gördüğü herkes onlar için de öyledir. Devletin zarar görmesini kendi varlık koşulları için bir tehlike olarak algılayan bu insanlar, devleti korumak ile kendilerini korumanın aynı şey olduğuna inanırlar.
Kaynağını Osmanlı “Devşirme Sistemi”nden alan bu uygulamanın yarattığı duygular/düşünceler, kendisini “Türk” diye tanımlayan ve devleti yücelten büyük çoğunluğun içinde bulunduğu bir ruh halidir.
Hem 1915 soykırımının kabulüne karşı hem de Kürdistan halkının kendi kaderini tayin etme hakkına karşı çoğunluk tarafından gösterilen ortak tepki, bu değerlendirmeler çerçevesinde ele alındığında daha anlaşılır olur.
Dincilerin ümmetçiliğe, liberallerin globalleşmeye ve ‘sosyalistler’in de sınıf dayanışmasına/çıkarına sığınıp Kürdistan halkının doğal/insani taleplerini birlikte reddetmelerini, açık/gizli devletçiliklerine ve devletin yarattığı (değer içermeyen) araçların oluşturduğu ortak çıkara, ortak korkuya bağlamak dışında mantıklı, anlaşılır bir gerekçe bulunamaz.
Çünkü birçok konuda farklı olan, farklı düşünen ve farklı tepki veren insanların özellikle bu konuda aynılaşmalarını, ortak bir cephe oluşturmalarını başka türlü açıklamak olanaklı değildir.
berzanboti@hotmail.com
Not: Bu yazı aynı zamanda Newroz Gazetesi ve http://www.mesop.net/ ta da yayınlanmıştır.
Kaynak; 28 Temmuz 010-Nasname